Aslı Niyazioğlu – 17. Yüzyıl İstanbul’unda Rüyalar ve Hayatlar (2020)

Nev’îzâde Atâyî’nin ‘Hadâ’ikü’l-Hakâ’ik’ (Hakikat Bahçeleri) adlı eseri,17. yüzyılda kaleme alınmış en kapsamlı biyografi çalışmalarından biri.

Atâyî’nin eserini sıra dışı kılan asıl husus, yalnızca bini aşkın kişinin özgeçmişini kayda geçirmesi ve haklarında ilginç hikâyeler anlatması değil.

Kitabı, özellikle de elimizdeki çalışma bağlamında ayrıca ilgi çekici kılan özelliği, ulema ve mutasavvıf çevrelerinin paylaştıkları rüyalara da yer vermesi.

İşte, erken modern Osmanlı kültür tarihçisi Aslı Niyazioğlu, Atâyî’nin bu eserini derinlemesine inceleyerek rüyaların penceresinden Osmanlı entelektüel hayatına bakıyor.

Atâyî’nin eserini bir “yaşam anlatısı” olarak ele alan Niyazioğlu, bu kitaptaki rüyalar ve hikâyelerden yola çıkarak o dönemde yaşayanlarla ölülerin dünyaları arasındaki ilişkiler ağını irdeliyor.

  • Künye: Aslı Niyazioğlu – 17. Yüzyıl İstanbul’unda Rüyalar ve Hayatlar, Doğan Kitap, tarih, 193 sayfa, 2020

Ali Kaya – Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi (2010)

Yazar ve eğitimci Ali Kaya, kapsamlı çalışması ‘Başlangıcından Günümüze Dersim’de, adı Dersim isyanından sonra Tunceli olarak değiştirilen bölgenin tarihi, toplumsal ve kültürel özelliklerini ele alıyor.

Kitabına, Dersim’in kökeni ve kültürüyle başlayan Kaya, ardından, Dersim’in tarihi, Osmanlı ile Cumhuriyet dönemlerindeki Dersim’in toplumsal yapısı, Dersim adının anlamı, Dersimliler’in kökenleri, aşiretlerin tarihsel durumları, bugünkü Dersim’in genel konumu ve bölgenin günümüzdeki sorunları gibi konulara odaklanıyor.

Çalışma ayrıca, Cumhuriyet’in gazabına uğrayan Dersim’e karşı yapılan tarihi haksızlıkları da ortaya koyuyor.

  • Künye: Ali Kaya – Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi, Demos Yayınları, tarih, 754 sayfa

Artun Ünsal – Susamlı Halkanın Tılsımı (2010)

‘Nimet Geldi Ekine’, ‘Ölmez Ağacın Peşinde’, ‘Süt Uyanınca’ ve ‘Silivrim Kaymak’, Artun Ünsal’ın daha önce yayımlanan kitapları. Ünsal, yeni lezzet durağı ‘Susamlı Halkanın Tılsımı’nda ise, Türkiye kültürünün vazgeçilmez tatlarından biri olan simidi konu ediniyor.

Orhan Cem Çetin’in fotoğraflarıyla zenginleşen kitap, simidin kökenleri ve simidin tarihiyle açılıyor.

İstanbul’un gündelik yaşamında, folklorunda ve edebiyatında simit; simit ve peynirin nasıl ayrılmaz bir ikili haline geldiği; geleneksel ve modern İstanbul sokak simidi arasındaki farklar; simitte sanayi, çeşit ve pazarlama konularında kaydedilen gelişmeler ve sokak simidini nasıl bir geleceğin beklediği, kitaptaki konulardan bazıları.

Evde simit yapma konusunda ipuçlarının da verildiği kitapta ayrıca, simitlik unların ve simitlik susamın özellikleri gibi pratik bilgiler de yer alıyor.

  • Künye: Artun Ünsal – Susamlı Halkanın Tılsımı, Yapı Kredi Yayınları, yemek kültürü, 239 sayfa

Selcen Küçüküstel – Rengeyiği Türkleri: Dukhalar (2020)

Dukhalar, Moğolistan’ın kuzeyindeki Hövsgöl bölgesinde yaşayan göçer bir Türk halkı.

Bu halkın asıl ilgi çekiciliği ise, doğayla ve diğer canlılarla kurdukları karmaşık ilişki.

Kültürel antropolog Selcen Küçüküstel’in uzun yıllara yayılan araştırmalarının ürünü olan bu şahane çalışma, Dukhaların hayatından yola çıkarak insanların yaşadıkları coğrafyayı nasıl algıladıkları üzerine okurunu derin düşüncelere sevk ediyor.

Dışarıdan yaban bir coğrafya olarak görülen tayga (kuzey ormanları), Dukhalar için anılarla ve geçmişe dair hikâyelerle dolu büyük bir ev; bu topraklarda yaşayan insanlar gibi bir canlı.

Dukhalara göre bazı dağların, nehir veya göllerin sahipleri, yani ruhları vardır ve her bir ruhla yapılarına göre, farklı biçimlerde iletişim kurulması gerekir.

Kitabın ilk bölümünde, bu ruhların yapıları, ormanın koruyucu ruhları, atalardan kalma kutsal yerler, ailelerin kutsal ağaçları ve doğaya bir sunum şeklinde gerçekleşen cenaze törenleri anlatılıyor.

Kitabın ikinci bölümü, Dukhaların yaşamak için işbirliği yaptıkları evcil rengeyikleriyle ilişkileri üzerine.

Küçüküstel bu bölümde, evcilleştirmenin tarihine kısaca değinip kavramın Dukha dilindeki karşılığını, bu kavramın onlar için ne anlama geldiğini anlatıyor, günlük hayatta insanlarla evcil rengeyikleri arasındaki ilişkilere odaklanıyor.

Burada, insanların rengeyiklerini kontrol etmek için nasıl teknikler uyguladıkları, taygada göç kararını neye göre aldıkları, birçok ailenin sahip olduğu kutsal rengeyiğinin nasıl seçildiği, rengeyiğinin evcilleştirilmesiyle ilgili mitlerin neler olduğu gibi soruların yanıtları veriliyor.

Kitabın üçüncü ve son bölümündeyse Dukhaların karınlarını doyurmak için avladıkları yaban hayvanlarıyla kurdukları ilişkiler av ritüelleri üzerinden anlatılıyor.

Burada, hayatta kalmak için avlanan bu toplumun yaban hayvanlara nasıl dikkatli ve saygılı davrandığı, avcıyla avı arasında şiddet yerine karşılıklı güvene dayalı nasıl bir ilişki olduğu örnekler üzerinden gösteriliyor.

Dukhalar ava gitmeden önce ve av esnasında nelere dikkat ettiği, avlanmayla ilgili ne gibi kurallar olduğu ve bunlara uymayanların başına neler geldiği, ayının Sibirya halkları için neden özel bir yere sahip olduğu, ava çıkan bir avcının şans için nelere dikkat ettiği, hayvan kemikleriyle nasıl fal bakıldığı ve rüyaların avcıya nasıl bir pusula gibi yön gösterdiği burada anlatılan kimi konular.

Kitaptan birkaç alıntı:

“İnsan türünün yeryüzündeki tüm canlılık belirtilerini hızla tükettiği, hâkim olamadığı benliğinin tutsağı olmuş şekilde etrafına saldırdığı ve kendini tüm canlılardan üstün olarak konumlandırdığı günümüz dünyasında Dukhalarla birlikte yaşamak ve başka bir yaşam biçimine tanık olmak benim için taze bir nefes almak gibiydi.”

“Hayvanlar, onlarla birlikte taygada yaşayan insanlar, ağaçlar, nehirler ve dağlar… hepsinin kaderi birbirine bağlı. Evcil bir rengeyiğinin kaderi bir insanın yaptıklarından etkileniyor ve o insanın kaderi de karşılaştığı yaban hayvanlarla kurduğu ilişkilerden. Bir başka ifadeyle bu coğrafyada herkes birbirinin hareketlerinden sorumlu; yaban hayvanlardan evcil rengeyiklerine, ormanlardan nehirlere, yaşayan her canlı birbiriyle bağlantılı… Burası içindeki tüm canlıların hâlâ orman ruhları tarafından korunduğu nadir coğrafyalardan biri. Buralarda bir dağ, orman ya da nehir yalnızca coğrafi bir şekil değil, görülmez güçlerle korunan canlılar.”

“Eğer kişinin başına sıra dışı olumsuz bir şey geldiyse bunun sebebi aile ağacına sunum yapmaması, bir hayvanı saygısızca avlaması, bir nehri ya da ateşi kirletmesi veya bir dağın ruhunu sinirlendirmesi olabilir. Bu düşünce biçiminde yaşayan her canlı birbiriyle bağlantılı ve birbirinden sorumludur.”

“Dünya, insan ve hayvan-doğa, ya da bir diğer tanımıyla kültür ve doğa olarak ikiye ayrılır. İnsan bu döngüde öylesine yüksek bir konumdadır ki doğayla arasındaki ayrım net çizgilerle çizilmelidir. Bu nedenle hayvanlarla insanlar arasındaki benzerlikler mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılır; örneğin eski dönemlerde aristokrat İngiliz aileler, emekleme eylemi hayvanları andırdığı için çocuklarının emeklemesine izin vermezdi.”

“Dukhalar ayılara çok büyük saygı duyarlar ve onları akrabaları olarak görürler. Hatta ayılara ‘hakka’, yani ‘abi’ diye seslenmek oldukça yaygındır. Buna rağmen ayılar aynı zamanda av olabilir ve afiyetle tüketilirler, fakat ayı avlarken uyulması gereken bir dolu detaylı kural ve tabu vardır. Ayılar için özel olarak uygulanan kurallardan en önemlisiyse ayılarla avcılar arasında yıllar önce yapılmış bir anlaşmadır, yani Dukhaların atalarından kalma bir inanıştır. Bu anlaşmaya göre eğer bir avcı ormanda ayı görürse ve ayı kaçıp ağaca tırmanırsa avcı bu ayıyı asla vuramaz. Benzer bir şekilde bir kişi ormanda yürürken silahsız olarak bir ayıya denk gelirse, o da ağaca tırmanmalıdır çünkü ayı ağaca tırmanan kişiye asla saldırmaz. Bu, insanlarla ayılar arasında yapılmış eski bir anlaşma olarak düşünülür.”

“Çoğu durumda tarım toplumlarında rastladığımız şekliyle otorite ve zenginlik sahibi tek bir lider yoktur ve kararlar hep birlikte alınır; zira bu toplumlarda mal varlığı yok denecek kadar az olduğundan, zenginleşmeyle öne çıkan baskıcı liderler oluşamaz. Bunun nedenlerinden bir diğeri de bu toplumların göçer olmasıdır. Böylece hiç kimse belli bir yere ya da kişiye bağlı değildir ve gerektiğinde yer değiştirerek üzerinde baskı uygulayanlardan uzaklaşabilir.”

  • Künye: Selcen Küçüküstel – Rengeyiği Türkleri: Dukhalar, Kolektif Kitap, inceleme, 256 sayfa, 2020

Judy Jones ve William Wilson – Fazla Kültür Göz Çıkarmaz (2010)

‘Fazla Kültür Göz Çıkarmaz’, kültür hayatının birçok konusunu eğlenceli bir üslupla kaleme getiriyor.

Kitapta, sanat tarihi, edebiyat, müzik, sinema, felsefe, psikoloji, din, bilim, iktisat, dünya tarihi ve siyaset bilimi gibi alanlara dahil edilebilecek çok sayıda konu yer alıyor.

Edebiyatta iz bırakan, kesinlikle bilinmesi gereken kahramanlar; kendilerini dünya vatandaşı olarak tanımlayanlar için beş kıtada yaşama kılavuzu; eski bir Yunanlı ile modern bir Kaliforniyalı arasındaki benzerlikler ve pratik İtalyancayı öğrenmenin ipuçları, kitapta karşımıza çıkan bazı ilginç konular.

  • Künye: Judy Jones ve William Wilson – Fazla Kültür Göz Çıkarmaz, çeviren: Elif Özsayar, şiir çevirileri: Cevat Çapan, Optimist Kitap, kültür, 752 sayfa

Thierry Paquot – Lükse Övgü (2010)

Lüks, herkesin ona kendince anlamlar verdiği kavramlardan.

Dolayısıyla, bir hayli çeşitlilik gösteren lüks düşüncesi, gizli ve değişken bir öznellik payı da içerir. Thierry Paquot ‘Lükse Övgü’de, hem kavram hakkında yapılmış tanımlamaları hem de lüks konusunu enine boyuna irdeliyor.

“Lüks, insana düş kurdurur. Onun başlıca işlevi budur.” diyen yazar, eski lüks ürünlerle günümüzün “demokratik” lüks ürünleri arasındaki farkları, lüks ekonomisinin işleyişini ve bu sektörde çalışanları ele alıyor.

Paquot ayrıca, lüksün küreselleşen ekonomisinin, onun üretim alanlarının genişlemesini ve müşteri kitlesinin uluslararasılaşmasını sağladığını da gözler önüne seriyor.

  • Künye: Thierry Paquot – Lükse Övgü, çeviren: Orçun Türkay, Can Yayınları, kültür, 143 sayfa

Gamze Yücesan-Özdemir, Fırtınadaki Arı (2020)

Mühendis bizde, ezelden beri ilerlemeyi, kalkınmayı ifade etmiştir.

Peki, mesleği içinde, toplum içinde ve bizzat kapitalizmin çarkları içindeki mühendis hakkında neler biliyoruz?

Nasıl yaşar, neler düşünür, nasıl eyler?

İşte Gamze Yücesan-Özdemir’in hem anket hem de saha araştırmalarıyla zenginleşmiş ‘Fırtınadaki Arı’ adlı bu çalışması, mühendisin hayatına dair merak edilen hemen her şeyi anlatıyor.

Yücesan-Özdemir kitabına, mühendisin konumunu kapitalizmin tarihsel gelişimini ekseninde inceleyerek başlıyor.

Kapitalizmin sermaye birikiminin, mühendisin sınıfsal konumunu nasıl etkilediği burada derinlemesine açıklanıyor.

Yazar devamında ise,

  • Mühendisin üretim, sınıfsal ilişkiler ve toplumsal hayattaki konumunu,
  • Mühendislerin eğitimi ve emek piyasasındaki işsizlik ve istihdam deneyimlerini,
  • Fabrikada çalışan mühendislerin emek sürecindeki konumları, çalışma koşulları, çalışma süreleri ve mesleki geleceklerini,
  • Mühendislerin kent hayatındaki gündelik hayat örüntülerini,
  • Mühendislerin içinde yaşadıkları dünyayı ve ülkeyi nasıl gördüklerini,
  • Mühendislerin kültürel ve toplumsal hayatlarını,
  • Mühendislerin siyasetle ilişkilenmelerini ve Türkiye gündemine dair tespit ve algılarını,
  • Ve mühendislerin mühendis odaları ve örgütlenmeyle ilgili düşüncelerini kapsamlı bir şekilde ortaya koyuyor.

Yücesan-Özdemir’in çalışması, mühendisin yaşamından farklı kesitler sunmasıyla olduğu kadar, mühendisin içinde yaşadığı toplumsal ve kültürel durumun, iktisadi ve siyasi şartların sağlam bir fotoğrafını çekmesiyle de çok önemli.

  • Künye: Gamze Yücesan-Özdemir, Fırtınadaki Arı: Mühendisin Hayatı, İmge Kitabevi, inceleme, 250 sayfa, 2020